Çok bir şey istemiyorum hayattan.
Denize yakın, denizi güzel gören, tren istasyonu kıyısında ahşap bir ev. Çatı katı olanlarından.
Tren geçse ve ben vakitlerini daha bilmediğimden deprem oluyor sanıp telaşlansam bir an için.
Hafiften bir rüzgar esse, içeride gramafonda eski 45liklerden bir parça çalarken, ben balkonda oturup kahvemi yudumlayıp, sigaramı yakarken denize dalgın.
Güzel bir mesleğim olsa, sabahları gözümü açtığımda seve seve gidebileceğim, uğruna geceleri uyuyamayacağım bir iş.
Bir kitaplığım olsa, ahşap evimde ahşap bir kitaplık, rafları tozlu. Yaşanmışlıkları hatırlatan okunmuş, eskimiş güzel kitaplarım.
Yatak odamda ışıklı bir ayna olsa, assolistler gibi hissettirse kendimi bana. Geçip karşına tarasam saçlarımı uzun uzun, kalktığımda ve yatmadan hemen önce.
Bembeyaz perdelerim olsa, büyük ahşap pencerelerim arasında efil efil uçuşan. Her şey tek kişilik gibi görünse de aslında kalabalık bir aileye ev sahipliği yapsa bu ev.
Dostlarım gelse akşam beş çaylarına. Kurabiyeler, pastalar yapmayı öğrenip ikram etsem onların sıcak gönüllerine.
Çatı katına, kitaplığıma sığmayan kitaplarımı koysam, raflardakilerden daha tozlu bir şekilde. Arada çıksam çatı katına, evin her yerini gramafonda çalan nağmeler doldururken, okumaya başlasam eski bir kitabı bilmem kaçıncı kez. Her zaman loş ışıklar yansa, mutlu, huzurlu ve sakin bir şekilde yaşıyormuşçasına.
Ara sıra aşağıda ses yapan mahalleli çocukların maç oynamalarına uyansam. İzlesem bir müddet.
Tatil günlerimde, havanın güzel olduğu yazdan kalma günlerde veya yazın balkona kursam sofrayı. Denize nazır yavaş yavaş yapsam kahvaltımı.
Biliyorum hayallerimde ikinci bir kişiye yer yok gibi gözüküyor ama satır aralarında o kadar çok insan var ki benim unutmadığım, unutmak istemediğim.
Ama yine de her insan kendi yalnızlığında güzel değil midir?
Bu Benim Dünyam
Bu hayattan zevk almamı sağlayan herkes ve herşeyden biraz..
2.1.12
6.10.11
Okumasa mıydın?
- Bak arkadaşım; aslında sen, kendini tarif ettiğin gibi biri değilsin. Sadece tarif ettiğin gibi biri olmak istiyorsun. Çünkü iyi olmak seni korkutuyor. Oysa sesindeki güven vericiliği fark edemiyorsun. Bir fark etsen!
Bütün insanların acısı, bir derdi vardır elbet. Bu yüzden sanıyorum susuyorsun. Ya onları anlatıp tekrar acın tazelenmesin diye ya da karşıdakine anlatıp da o kişinin de canını sıkmayasın diye. Nedeni her ne ise, bu seni soyutluyor. Aslında sen yoksun. Varsın ama tanınmıyorsun. Ben bile seni tanımıyorum.
Evet, seni biliyorum. Kim olduğunu, nerede yaşadığını, hangi gün doğduğunu ya da ne iş yaptığını biliyorum. Hatta tuttuğun takımı bile biliyorum; ama seni tanımıyorum.
Nelere gülüp nelere ağladığını bilmiyorum. Seni en çok neyin mutlu ettiğini, ne zamanlar neye sinirlendiğini, hangi yemeği çok severek yediğini bilmiyorum. Yani benim için seni tanımamda önemli olan faktörü; duygularını bilmiyorum. Bu yüzdendir ki; seni tanımıyorum.
Evet arkadaşım. Dediğim gibi; sen kendini tarif ettiğin gibi biri değilsin. Çok başkasın. Kendi duyguların bilinmesin istiyorsun, onların hiç kimse için bir anlam ifade etmediğini düşünüyorsun; ama herkesin duygularını da bilmek istiyorsun. Durum şu ki; sen insanları tanıyorsun ama kimse seni tanımıyor. Bu ürkütücü değil mi? Sonra da kendini onlara duygusuz, odun vs. şekillerde tanıtıyorsun. Ne malum?
İnsanların gözlerinin içine baktığın zaman anlarmışsın ya hani güvenli olup olmadığını ya da yalan söyleyip söylemediğini; işte ben bunu senin sesinden anlayabiliyorum. Çünkü gözlerine bakma fırsatım hiç olmadı ve sanırım da olmayacak. Ama bir insana güvenebilmek için, illa ki o insanın yanında olması gerekmiyormuş. İstediğin kadar uzakta olsun, yeter ki sesini duyabilesin. Bu seni ne kadar rahatlatıyormuş.
Yani senin anlayacağın arkadaşım; sen aslında hiç de düşündüğün kadar kötü biri değilsin. Belki benim düşündüğüm kadar iyi de değilsin.
Ama en azından duygusuz herifin teki değilsin!
1.7.11
Geri Geldim!
O değil de gitmek istiyorum yine.
Şatoların olduğu bir ülkeye.Bisikletle kilometrelerce yol gidebileceğim yerlere. Yeşil ve maviyi bir anda buluşturan bir ülkeye. Deli gibi güleceğim bir ülkeye. Anlam veremediğim ama bana mutluluk verecek şeyleri yapabileceğim bir ülkeye.
Fon müziğim de bu olmalı.
19.6.11
Nada İmportante
Can sıkıntısından sözlük okuyan kaç kişi vardır acaba? Aslında bunu eğlenerek yapıyorum. Bir de İspanyolca olması beni gerçekten eğlendiriyor. Bunu bitirdikten sonra Fransızca hiç fena olmaz hani. İtalyanca da olabilir. Bu tarz dilleri seviyorum. Birbirlerine biraz yakın gibiler.
İspanyolcaya uzun bir süredir aşığım. İspanyolların kendilerine de.
İtalyanca 'Eat, Pray, Love' filminden sonra ilgimi çekti. 'Attraversiamo'yu duyduktan sonra. Aslında bunun neden bu kadar ilgimi çektiğini umursamadım. Sadece öğrenmek istedim bu dili.
En son Jeux d'enfants filmini izlerken (alt yazılı) Fransızcaya resmen kaptırdım kendimi. Bir de kaba derler bu dil için. Sanırım onlar Almanca konuşanları hiç duymamışlar. Yok böyle bir dil. Çok etkilendim. Hatta bir Fransızla bile evlenebilirdim o an, o derece. Film de etkilemiş olabilir tabi.
İşte böyle garip bir durum. Can sıkıntısından yeni bir dil öğrenir oldum. Ama sanırım bu iyi bir şey. Anormallik de bazen işe yarıyor :)
4.6.11
Homo sapiens: dik duruşa, görece gelişmiş bir beyine, soyut düşünme yeteneğine, konuşma kabiliyetine, alet kullanma ve üretme becerisine sahip primat türü.
İnsanlar 4'e ayrılır:
1.Mutsuz olduklarından şanslı ve böylece mutlu
2.Mutlu olduklarından şanslı ve hep mutlu
3.Hem mutsuz hem de şanssız ve böylece hep mutsuz
4.Anlaşılamayan veya anlamayan.
Evet bana göre insanlar bu şekilde gruplara ayrılmış. Ve nedeni çok basit. Mutsuz insanları mutsuz eden insanlar, onları tekrar mutlu etmek için ellerinden geleni yapan insanlardır ve böylece mutsuz olan bu insanlar bu şanstan (kötü şans denilebilir.) dolayı her zaman olmasa bile genellikle mutlu olurlar. Mutlu olan insanların etrafında da mutlu insanlar vardır ve bu da mutlu insanların mutluluklarına mutluluk katar. Bu şans iyidir. Böylece bu mutlu insanlar hep mutludur. Hayatı doyasıya yaşamışlardır, yaşıyorlardır, yaşayacaklardır. Mutsuz insanların etrafında yine mutsuz insanlar varsa, hiç birinin birbirine bir faydası olmayacağından hem şanssız hem de mutsuzdurlar. Ve hiç bir zaman mutlu olmayı beceremeyeceklerdir. Tabi etraflarındaki mutsuz insanlardan arınmazlarsa ya da kendilerini mutsuzluktan arıtmazlarsa. Dördüncü grup bütün bu üç gruptan çok farklıdır. Bu insanlar ne anlaşılır başka bir insan tarafından ne de anlayabilir başka bir insanı. Biraz şizofrenik bir sancı. Bu insanların mutlu olup olmadığını anlayamazsınız. Bir dedikleri diğer dediklerini tutmaz anlayamazsınız. Ya o anlaşılmayan insandır ya da siz anlamayan insan.
Bu ara kafam bir hayli karışık olunca 'bence'lerim de karışık oluyor. Bence 4. grup dünyada yaygın. Zaten birbirimizle anlaşabilseydik karışıklık hiç olmazdı. Ama ben itiraf ediyorum, insanlar neden böyle, bu dünya nasıl bir yer, hayat dediğimiz şey her neyse işte... ben anlam veremiyorum.
1.Mutsuz olduklarından şanslı ve böylece mutlu
2.Mutlu olduklarından şanslı ve hep mutlu
3.Hem mutsuz hem de şanssız ve böylece hep mutsuz
4.Anlaşılamayan veya anlamayan.
Evet bana göre insanlar bu şekilde gruplara ayrılmış. Ve nedeni çok basit. Mutsuz insanları mutsuz eden insanlar, onları tekrar mutlu etmek için ellerinden geleni yapan insanlardır ve böylece mutsuz olan bu insanlar bu şanstan (kötü şans denilebilir.) dolayı her zaman olmasa bile genellikle mutlu olurlar. Mutlu olan insanların etrafında da mutlu insanlar vardır ve bu da mutlu insanların mutluluklarına mutluluk katar. Bu şans iyidir. Böylece bu mutlu insanlar hep mutludur. Hayatı doyasıya yaşamışlardır, yaşıyorlardır, yaşayacaklardır. Mutsuz insanların etrafında yine mutsuz insanlar varsa, hiç birinin birbirine bir faydası olmayacağından hem şanssız hem de mutsuzdurlar. Ve hiç bir zaman mutlu olmayı beceremeyeceklerdir. Tabi etraflarındaki mutsuz insanlardan arınmazlarsa ya da kendilerini mutsuzluktan arıtmazlarsa. Dördüncü grup bütün bu üç gruptan çok farklıdır. Bu insanlar ne anlaşılır başka bir insan tarafından ne de anlayabilir başka bir insanı. Biraz şizofrenik bir sancı. Bu insanların mutlu olup olmadığını anlayamazsınız. Bir dedikleri diğer dediklerini tutmaz anlayamazsınız. Ya o anlaşılmayan insandır ya da siz anlamayan insan.
Bu ara kafam bir hayli karışık olunca 'bence'lerim de karışık oluyor. Bence 4. grup dünyada yaygın. Zaten birbirimizle anlaşabilseydik karışıklık hiç olmazdı. Ama ben itiraf ediyorum, insanlar neden böyle, bu dünya nasıl bir yer, hayat dediğimiz şey her neyse işte... ben anlam veremiyorum.
23.5.11
Dur ve Nefes Al
'Yazamamak nedir bilir misin, oksijen kalem iken?' cümlesini okuduğum an kendimi boşlukta ve nefessiz hissettim. Çaresiz ve yalnız. İçimde beni rahatsız eden şeyler vardı; ne olduğuna anlam veremediğim. Sadece yazmak istedim ama yapamıyordum.
Nefes alabilmem için yazmam gerektiğini bu sayede anladım. Çünkü gün içinde çok şey yaşıyordum ve bazılarını kaldıramıyordum. Ya da günün sonuna geldiğimde; fazla şey yaşamanın verdiği yorgunluğa kapılıp öylece uyukluyordum. Bu uykularım rahat olmadı hiç. Ben rahatlamayı yazmakta bulmuştum çünkü. Şu anda yazıyor olmam beni fazlasıyla rahatlatıyor. Amaç her hangi bir konuda yazmak bile değilken hemde. Öylesine yazmak işte. Bu kadar basit.
Anlatacak pek bir şeyim kalmadı sayılır. Çoğu zaman aynı terane. Ben de sıkıldım, bunları anlatarak artık anlatacağım kişileri de sıkmam haksızlık. Bir süre daha sanırım bu böyle gidecek. En azından benim için tatil başlayana kadar. Tabi o zaman da etrafta can sıkıcı şeyler olmazsa. Aksilik bu ya gelir beni bulur. Göbek bağımız bir kesilmiş gibi.
Neyse uzun lafın kısası, şu an gözlerimi kapatarak rahat bir uyku çekebilirim. Sabah erken (!) kalkabilirim umarım. Bir an önce başlamalıyım şu derslere. Bir iki haftaya daha da rahat uyurum. O değil de; şaka maka bir yıl ne çabuk geçti! Şu önümüzdeki bir yıl da bir geçerse, umarım her şey de umduğum gibi olursa benden rahatı yok! :)
Nefes alabilmem için yazmam gerektiğini bu sayede anladım. Çünkü gün içinde çok şey yaşıyordum ve bazılarını kaldıramıyordum. Ya da günün sonuna geldiğimde; fazla şey yaşamanın verdiği yorgunluğa kapılıp öylece uyukluyordum. Bu uykularım rahat olmadı hiç. Ben rahatlamayı yazmakta bulmuştum çünkü. Şu anda yazıyor olmam beni fazlasıyla rahatlatıyor. Amaç her hangi bir konuda yazmak bile değilken hemde. Öylesine yazmak işte. Bu kadar basit.
Anlatacak pek bir şeyim kalmadı sayılır. Çoğu zaman aynı terane. Ben de sıkıldım, bunları anlatarak artık anlatacağım kişileri de sıkmam haksızlık. Bir süre daha sanırım bu böyle gidecek. En azından benim için tatil başlayana kadar. Tabi o zaman da etrafta can sıkıcı şeyler olmazsa. Aksilik bu ya gelir beni bulur. Göbek bağımız bir kesilmiş gibi.
Neyse uzun lafın kısası, şu an gözlerimi kapatarak rahat bir uyku çekebilirim. Sabah erken (!) kalkabilirim umarım. Bir an önce başlamalıyım şu derslere. Bir iki haftaya daha da rahat uyurum. O değil de; şaka maka bir yıl ne çabuk geçti! Şu önümüzdeki bir yıl da bir geçerse, umarım her şey de umduğum gibi olursa benden rahatı yok! :)
13.5.11
Sona kalan dona kalır felsefesi.
Uzun zamandır yazamıyorum. Çevremdekiler bana 'mutsuz değilsin, ondan' diyorlar. Ne kadar doğru bilemem. Her neyse de ben mutluyken bile yazmak isterdim. Bunu yapamıyorsam ne anlamı kalır bu işin. Ama biraz düşününce hak veriyorum onlara. Sanırım hep mutsuzken yazıyorum. Arada bir iki tane istisna olsa da.
Ben aslında duygularımı paylaşmayı seven biri değilim. Utangacım biraz. Oysa insana iyi gelen şey paylaşmaktır. Bense bunu çoğu zaman beceremeyenlerdenim. Bunu itiraf ediyor olmam bile benim için tuhaf şu an. Ama hayata artık yavaştan atıldığını fark eden birisi için çok geç açığa çıkan şeyler
Kimseye söylemediğim şeyler hala var. Söyleyeceğim şeyler önemli olsa bile söylemeye gerek duymadığım çok şey. Ve bunları söyleyemiyor olma nedenim, konuşma arasına uzun bir sessizlik girip, sonrasında hiç söylenmemiş gibi davranılmasıdır. Ya da yine uzun bir sessizlik girip 'üzgünüm' gibi tabirler kullanılması. Bunlar hoşuma gitmiyor ve o yüzden konuşmamak bazen en iyi şey gerçekten. Bunların karşı tarafa olan yakınlığınla bir ilgisi olduğunu da düşünmüyorum. Tabi durduk yere hiç tanımadığın birine bütün hayatını anlatmak da pek mantıklı değil.
Her neyse. Bu akşam kafam yine çok karışık. Ama mutsuz olduğumdan değil, gayet mutlu hissediyorum. Yine de sona kalan dona kalır felsefesini tamamen benimsiyorum.
Ben aslında duygularımı paylaşmayı seven biri değilim. Utangacım biraz. Oysa insana iyi gelen şey paylaşmaktır. Bense bunu çoğu zaman beceremeyenlerdenim. Bunu itiraf ediyor olmam bile benim için tuhaf şu an. Ama hayata artık yavaştan atıldığını fark eden birisi için çok geç açığa çıkan şeyler
Kimseye söylemediğim şeyler hala var. Söyleyeceğim şeyler önemli olsa bile söylemeye gerek duymadığım çok şey. Ve bunları söyleyemiyor olma nedenim, konuşma arasına uzun bir sessizlik girip, sonrasında hiç söylenmemiş gibi davranılmasıdır. Ya da yine uzun bir sessizlik girip 'üzgünüm' gibi tabirler kullanılması. Bunlar hoşuma gitmiyor ve o yüzden konuşmamak bazen en iyi şey gerçekten. Bunların karşı tarafa olan yakınlığınla bir ilgisi olduğunu da düşünmüyorum. Tabi durduk yere hiç tanımadığın birine bütün hayatını anlatmak da pek mantıklı değil.
Her neyse. Bu akşam kafam yine çok karışık. Ama mutsuz olduğumdan değil, gayet mutlu hissediyorum. Yine de sona kalan dona kalır felsefesini tamamen benimsiyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)