27.2.11

Burada yazılanlar biraz 'günlük' havasında..

Neredeyse 1 saattir sayfa öylece açık. Yazacak çok şeyim var ama nasıl yazsam felan diye düşünüyorum. Hala da toparlayabilmiş değilim fakat artık bir yerden başlamak lazım.

Bu arada Oscar Kırmızı Halı yayını başladı. İzlesem mi diye düşünüyorum. Bu gece de uyku yok nasıl olsa bana. Bari boşa gitmesin. Ama işte yarın okul olduğundan ve ben hep kmg'ye geç kaldığımdan yatmamın da iyi olacağı şüphesiz. Bir yandan yoğurt yiyiyorum. Uyku versin diye. Veriyordu değil mi? :)

Gelgelelim bu 2 güne. Sadece arkadaşlarımla geçirdiğim muhteşem 2 gün. Ye, iç, eğlen, coş ve yat. Evet bunların hepsini 2 gün içinde doyasıya yaptık. Gözleme yedik en güzelinden akşam. Ne içtiğimizi söyleyemiycem ama içinde tanımlanamayan şeyler olduğu açıktı. :) O kadar eğlendikkii, artık yurdun güvenliği kapımıza dayandı ve 'Herkes uyuyor. Biraz sessiz olun.' dedi. Bence demek istediği 'Zıbarıın artık laaan!!' gibi bir şeydi de neysee. Ve bizde zıbarmaya karar verdik. İki yatağı birleştirip 4 kişi yattık. Bir an nefes alamadığımı sandım, canımı zor kurtardım ama yine de pişman değilim. 
Sonra gün doğdu. Herkes bir bir uyandı. Ben de uyandım ama uyanmadım. Yataktan kalkmadım yani. Gözüm kapalı, bilincim açık her şeyden haberdar yattım öylece. Ne konuştularsa hepsini bir bir duydum. Gözümü açtığımda cevapsız kalan tüm sorulara cevap verdiğimde şok oldular tabi. :)) Geldik kahvaltı kısmına. Krepten menemene kadar her şey mükemmeldi. Ama menemen dediğin soğansız olur mu, o ayrı mevzu. Bence olmaz, olmamalı. Kahvaltıdan sonra indik bir güzel sahile. Fotoğraf çektik de çektik. Oradan geçtik Forum'a. Tabi bütün bunları pazar günü yapınca biraz iğreniyorsun. Çünkü her yer aşırı kalabalık. Biz yine de tat aldık o ayrı. Dondurma yedik, Burcu'm ihanetin bedelini ödeyerek Burger King'e devam etti :) Sonra ne yapalım felan derken bowling geldi aklımıza. Tam bowlinge gidecekken, hemen yanında sinema olunca rotamızı çevirdik sinemaya. İyi ki de çevirmişiz ama. 'Sanctum' adlı filme gittik. Gerçek hayatta yaşanmış bir olayı anlatması daha da ilgimizi çekti. Çook beğendik. Ve günün sonuna böylece gelmiş olduk. Muhteşem bir haftasonunu tamamladık 4 kız. Bir daha böylesi yaşanır mı bilinmez ama istenir. :)

Eve dönerken, bindiğim dolmuşta yazan yazılar ve şoför dikkatimi çekti bir an. Diğer dolmuş anılarıma bunu da ekledim ve sonra blogumda 'Dolmuş Maceraları' diye yazılar yazmaya karar verdim. Bakalım yazabilecek miyim? Ya da nasıl olcak? Neyse, gidip Oscar'a bir bakayım.

Not: Başlıkta da belirttiğim gibi bu yazdığım günlük tarzı bir şey oldu. Böyle yazmak istemezdim ama içimden geldi yazdım lan!
Ayrıca internetime sinir oluyorummm!! Saygılar.






24.2.11

But I've learned, it's time for me to U-turn!

'Çok mu sorunluyum acaba?' diye sorup duruyorum kendime. Her insanın kendine göre sorunları vardır. Ama sanki ben çok abartıyormuşum gibi, sadece benim sorunlarım varmış gibi davrandığımı hissediyorum bu ara. Çok bunalıyorum, hemen sinirleniyorum; neye, nasıl, neden ve niçin anlamsız. Önüme gelen her şeye sinirleniyorum. Bazen o kadar abartılı oluyorki bu sinirlenmelerim 'bu bilgisayara neden bilgisayar demişler ki!!' ye bile varabiliyor. Her önüme geleni tersliyorum ayrıca. Çok masumca gelip bir şey sorduklarında üstlerine öyle bir gidiyorum ki 'ben ne yaptım?' dercesine geri adım atıyorlar. Bazıları da benim üstüme geliyor ama, 'derdin ne senin?' gibisinden. Ben geri adım atmıyorum. Sinirlerim daha da şiddetleniyor ve istemeden bu ikili ilişkilere zarar veriyorum. Yani ben öfkemi kontrol edemiyorum, o beni kontrol ediyor. Bu yüzden moralim sıkça bozuluyor. Ben buna da sinirleniyorum... Bir çorap söküğü gibi devam ediyor bu böyle.
Ne vahim bir durum.

Ama artık her şeyi değiştirmek için ipleri elime aldım, yani sanırım aldım. Bunu zamanla göreceğim. Değiştirmek için fırsatım var ve belki bu benim son fırsatım. Son fırsat diye düşündüğü zaman insanlar hep ikinci bir hayat ararmış. Ya da böyle bir şeydi, tam hatırlamıyorum. Ama benimki bir değil, iki değil galiba üç :) Allah'ın hakkı da üç ise; bu benim gerçekten son fırsatım. Bu fırsat bir kez elime geçmişti ama o zaman durumlar çok farklıydı. Şimdi apayrı. Böyle olabileceğini bilemediğim için o fırsatı kaçırmış oldum. Sonra son bir hakkım olduğunu gördüm ve sevindim. Bunu gerçekten iyi değerlendirebilirsem ve o aradığım yeni hayatı bulabilirsem - daha doğrusu kurabilirsem - daha da sevineceğim.

İstersem her şey olur. Zirveye ancak o şeye inandığın zaman ulaşırsın ve daha fazla inandığında. Ben inanıyorum. Bana inananlar da var. E o zaman? Geriye kalan tek şey, bütün o kafadaki sorunları atmak. Bu kolay olmayacak biliyorum. Hatta her gün bu sorunlar yeniden çıkacak karşıma. Önemli olan bunları aşabilmek. Hayata farklı açılardan bakabilmek. ( Daha önce örnek vermiştim ama daha kendimde uygulamaya başlamamışım. Bu sefer başlayabilirim. ) Çünkü kırıp dökmeyle işler çözülmez. İçinin ateşi soğur, nefretin biraz azalır ama tam olarak bitmez. Ben kırıp döküyorum. Nefretim azalmıyor. Sinirim geçmiyor. Olaylara artık başka yönden baksam bile kırıp dökeceğim, nefretim geçmeyecek. Ama giden hayat benden gidiyor. Ne yapıyorsam kendime yapıyorum. Madem bir fırsat yakaladım ve yeni hayatımı oluşturmak istiyorum; o zaman ömrümü uzun tutmam gerekir. Boş yere harcamamalıyım.Elimde olmayan nedenlerden ötürü hayatım sonlanmazsa tabi.

Çünkü yapacak daha çok işim var. Çok!

 



22.2.11

5. yıl

Bugün 22 Şubattı. 
Ve ben unuttum! 
Nasıl unuturum ya, nasıl!
Oysa daha dün gece aklımdaydı. Daha farklı. 

15.2.11

Ankara

Hiç bir anlam ifade etmezdi benim için.Çocukken giderdim bi iki. Belki daha fazla. Keçiören'e giderdim. Babaannemin evinin hemen altında bi kuruyemişçi vardı. Hala var. Koca bi paket çekirdek alırdık. Yanına da vazgeçilmezimiz Uludağ gazoz. O zamanlar bayağı küçüktüm ya. Şelale çay  bahçesi mi diyorlar oraya bilmem ama yokuş aşağı inip oraya varırdık. Migros vardı orda. Hala var. :)

Bir keresinde düğüne gitmiştim. Yakın bi zamanda. Sanırım 4 yıl kadar önce. 'Saklı Bahçe'ydi gittiğimiz yer. Harika bi yerdi. Kır düğünü gibiydi. Çok güzeldi. 
Göksu'ya gittim geçen yazda. Mavi Göl'e gittim. Çok beğendim oraları. Altınpark'a gittim. 
Zamanında Anıtkabir'e de gitmiştim. Güzel günlerdi. Bi askere selam vermiştim, o da bana selam vermişti. Nasıl mutlu olmuştum. :)

Çok şey yaşamışım sanırım. Ama bunların hiç biri bana Ankara'yı sevdiren nedenler değil. Kısmen. Yani bu anılar birden canlandı kafamda. Ankara'da oldu bütün bunlar dedim kendime. Oysa Ankara'yı bana hatırlatan şey çok başka.
Behzat Ç. değil mesela. Şarkılardan da değil. Vega'nın Ankara'sı ya da Haluk Levent'in Ankara'sı değil. Ankaralı Namık mıdır nedir hiç değil! :D

Az önce unutmaya yüz tutmuş birisini gördüm. Görünce hatırladım geçmiş günleri. O da şimdilerde Ankara'daymış. Yok yaa dedim kendi kendime. Unutmam ben bunu.
Ankara'yı hatırlatanı ise hiç!  
Evet. Bana Ankara'yı hatırlatan ne geçmişim ne de şarkılar. Sadece 'o'. Her Ankara'da hatırladığım sadece 'o'.   
Dünyada hiç kötülük yokmuş gibi gülen insan.
Sanki sevdiğim her şey orada toplanmış. Bi önemi yoktu benim için. Söyleyecek sözlerim de az ya da aktaramıyorum bi şekilde.
Herneyse de artık önemi var, bunu biliyorum.

Bahsettiğim şelale :) 






14.2.11

Olamaz mı? Olabilir.

Hayat ne garip. Tesadüflerle dolu. Aşk ne fena. 
Bugün aşk için, hayat için, elimizdekileri kaybetmemek için, 
asla vazgeçmemek için; uzun zamandır hiç ağlamadığım kadar ağladım. 
Çünkü bana gerçekten hissettirdiler. 
Aşkı, hayatı, hüznü, heyecanı, herşeyi dibine kadar yaşadım bugün. 

Muhteşem bir kadro, muhteşem bi senaryo, anlatılamaz yaşanır bi oyunculuk.
Tadı damağımda kaldı. Gözlerimde yaşlar sel oldu. Etkisi hala sürmekte. 
Tesadüfleri açıklayamazsın ya hani, boşver. Açıklamanın bi lüzumu, mantığı yok bence.
Bugün bunu öğrendim ben. Hem gerçekten bu kadar tesadüf olabilir mi?
Olamaz mı? Olabilir.

Bazen duyguları şarkılarla anlatırız ya hani, ben hayatımda bu kadar uyumlu bi anlatım görmedim.
Yüreğime dokunmakla kalmadı, bir hançer gibi saplandı resmen.
Özellikle son parça. Nasıl ağladığımı hatırlamıyorum. Sadece yanaklarımdan ılık ılık bir şeyler akıyordu.
Ve ben filmi izlemeye devam ediyordum. Film bitti, ama ben hala ağlıyordum.

Bir an istedim, benimde başıma böyle tesadüfler gelse keşke diye. Sanırım 19 yıl geç kaldım. 
Sonra düşündüm. Onlar 25 yıl geç kalmamışlar mıydı? 
Yani olamaz mı? Hayır, olabilir.






13.2.11

Akbaba

Düşünceler yine birden çöktü tepeme. 
Nasıl olduğunu anlayamadım. 
Çok ani oldu. 
Nedeni bile yok.
Sonra birden nasıl bu kadar çabuk sinirlenebildiğimi düşündüm.
Tek bir kıvılcımın bile yetebileceğini.
Anlayamıyorum. 
Şu an birisi 'a' dese, ona bile bağıracak durumdayım.
Sakince durdum bi süre.
Ve o an anladım.
Bu savaşta tek başımayım!






10.2.11

Pardon!

Anlaşılmadığımı hiç düşünmemiştim yazmışım ya o konuyu bi düşündüm de, yalan o. 
Hilal'e nispet içindi. Saygılar :))

Dersimiz: Kümeler

Dikkat! Bu yazı Hilal SONUÇ için özel yazılmıştır. Ama herkese açık bir yazıdır.

Son iki yıldır bazı şeyleri anlamakta güçlük çekiyorum. Ama hiç bir zaman anlaşılmakta güçlük çektiğimi düşünmedim. Ta ki bugüne kadar. Hakaret veya küfür etmek istemiyorum kendisine; çünkü kendileri fizyoterapistliğe aday olduklarından korkuyorum. Yarın öbür gün, sırf benden para koparmak için bi taraflarımı kırabilir. Buna müsade edemem. :)

Herneyse, gelgelelim neden anlaşılamadığıma. Ben duygularımı belli edebilen bi insan değilim. Bu karşı cins değilse tabi. O tamamen ayrı bi konu. Abartmayalım, kendimi çok da belli etmem tabi. Yanlış anlaşılmalar olmasın yani. Çoook sevdiklerime, fazlasıyla sevdiklerime duygularımı belli edemiyorum işte. Bir nevi psikolojik problem olabilir bu. Onun yerine bu tür konuşmalarda ya lafı değiştiriyorum ya da susuyorum. Belki insanlara onları sevdiğimi söylemek için geç kalıcam ama bunu yapamıyorum yine de. Sorun da bundan kaynaklanıyor işte. Sen belli etmezsen ve onlarda fazlasıyla belli ederse anormal olan kimdir bu durumda? Evet, tabiki ben. Belli etmesen bile anlamaları lazım demiyelim çünkü bunu biz bile yapamıyoruz. Karşı taraftan bi kıvılcım görmediğimizde hep şüphe duyuyoruz. Acaba diye. Fazlasıyla oluyor bu.

Benim kalbim kümelerden oluşuyor. Fazlasıyla insan ve insan görünümlü hayvan ya da cismini bile bilemediğim şeyler var. Bazıları tutunuyor kalbime. Kümede kalmasını biliyor. İyiler abi bunlar. Diğerleri kötü olduklarından değil de -ya da ondan- tutunamıyorlar bir şekilde ve kümeden düşüyorlar. Çaba göstermediklerinden oluyor bunlar da neyse. Bazıları alt kümelerde ve üste çıkmak için çok çalışıyorlar. Hak edeni çıkarıyoruz işte. Bizde ayrımcılık yok. Ne kaa ekmek o kaa köfte hesabı. En alt küme, en üst düzey kümenin dibinde. Yani buradaki alt kavramı dip olarak. Gerilerden gelen değil. Kalbimin en derinlerinde diyeyim ya da kısaca. Daha net. İşte burada, yukarıda bahsettiğim zat-ı muhterem duruyor. Aynı zamanda bu en alt küme; hayatsal faaliyetlerimin de gerçekleştiği yer. Kalbim bi farklı çalışıyor benim. Takdiri ilahi ne diyelim.  

İşte bu zat-ı muhterem benim için hayat demek. Bilmem kendisi farkında mı? Anlayabilmiş mi? Biraz aklı basmıyor diye belirtiyorum burada zaten. Yoksa hiç bir kuvvet bana bu kadar uzun bi yazı yazdıramazdı heralde. Neyse buna da alınır şimdi. Alınma, istemem! :)

Ve son. Seni gerçekten nasıl seviyorum bi bilsen! Yerin hep ayrı, hep aynı duracak öyle. Dilim varmıyor söylemeye. Sen anla işte!





Bir öncekine not

Her ne kadar lisedeki edebiyat hocam 'ekleme yapma çakaal!' dese de belirtmek isterim ki; 

İnönü'de avaz avaz bağırasım var! (Her ne kadar BJK lı olmasamda.)

Ayrıca bakış açımın keyifli yanı nasıl olur diye düşündüm ve 2 örnek buldum:

1: Sarı siyah, sarı siyah, sarı siyah. Siyah ve sarı! Bugün bi farklılık yapalım. :) (Arı Filmi)

2:  Aaa, hadi ama. Sen farklısın. Onlar siyah üzerine beyaz çizgili. Sen ise; beyaz üzerine siyah çizgilisin.(Madagaskar 2 mi bilmiyorum. 1 de olabilir. Aslanın Zebraya söylediği söz.)



                                    



İşte böyle. Bu arada bir rüya gördüm. O mekanı bulasım da var. Bulmazsam içim rahat etmez valla. :))





9.2.11

Keşf-i Alem

Şu anda hiç bilmediğim bir yere uçasım var. Evet evet tam şu an. Kaçmak için değil kaçamak için. Her şeye farklı bi açıdan bakasım var. En keyifli yerinden. Çatı katında yaşayasım var mesela. Deniz görmeli mutlaka. Bazı günler parti veresim var. Evde bangır bangır müzik hani. Komşuların alt kattan tavana oklavayla vurması falan filan. Diğer bazı günler ise pijamalarım, abur cuburum ve televizyonumla haşır neşir olasım var. Hiç kopmayan bağ gibi. O gün telefonları kapatasım, sadece kendimle iletişimde olasım var. Anlayacağınız kapım kırılana kadar çalsa bile, evden tv sesi gelse bile o kapıyı açmayasım var. Var ulen!

Sonra o bilmediğim yerlerde kaybolasım var. Zaten bilmiyorum aslında, buna kaybolmak denir mi? Büyük küçük ne farkeder herkese hediye alasım var. Düşünmem yeter aslında. Kendime çok güzel bi sofra hazırlayasım var. Hani böyle kuş sütü eksik olanlardan. Onu bile eksik etmeyesim var. Tadı nasıldır ki ya? Bilemem. İtalya'da hayvan gibi pizza yiyesim var. Bunu bana Gilbert yaptı diyebilirim. Pekala, daha sonra da Hindistan'da bir aşrama katılıp tanrıyı bulcam ve Endonezya da aşkı. Yapabilirim, neden olmasın?

Denizin en derinliklerine dalıp birden çıkasım var. Yunuslar gibi olabilir mesela. Hayatı kaybetmek üzereyken ona tekrar sarılmak hoş olabilir. İspanya'da matadorluk yapasım var. Aslında İspanya'ya gitsem Casıllas'ı aramaktan başka bir şey yapacağımı sanmıyorum ama denerim. İspanyolcamı geliştirirsem tavlarım ben onu ya, ne ki! Boston'da bir cinayet masasında görev alasım var. Suçlulara tekmeyi basıp içeri tıktıktan sonra, Lakers- Celtics maçı iyi giderdi hani. Saat kaç olursa olsun. Bir çocuğu ağlamaktan ölene kadar dövesim, tam son nefesini verecekken bağrıma basıp 'herşey geçti' diyerek tekrar yaşam sevinci veresim var. Bu biraz zalimce oldu ama olsun. Yapmazsam içimde kalır valla. Gerçi kalması iyidir. Kalsın o bi.

Uçmaktan sıkılıp gemiyle tura devam edesim var. Ve gemiyle bir karaya çıktığımda, orayı ilk ben keşfediyormuşçasına mutlu olasım var. Bu dünyayı da ben kurtardım aslında. Söylemiyorum, gizli. Hiç bir şeyi unutmayıp, her şeyi hatırlayasım var. Kötü anılarım olsa bile. Bakış açımı değiştirdim ya hani, onların da belkii keyifli bi yanları vardır. Hiç o açıdan bakmadığım için belki de bu zamana kadar adı çıkmıştır onların. Çok şey yapasım var işte yaa. Yaz yaz bitmez hani.

Not: Bu yazdıklarımın yukarıda yazdıklarımla hiç bir alakası yoktur. Ancak hayal ürünü de değildir. 
'Maşallah Büyük' adlı şahısdan şimdiden özür dileyerek şunu belirtmek istiyorum, hadi ebeveynlerin sana bu adı koydu, sen neden değiştirmiyorsun be adam? Seviyorsan lafım yok. Ama daha sonra biz güldük diye davalık olmayalım. Dava süreçleri beni yıpratır. Yaşamadım da öyle sanıyorum. Buna da farklı bakış açısıyla bakabilirim elbet. Neyse.


Sanırım bu şarkı ilham kaynağım. İyi ki kaynağım. :))

8.2.11

Satır Arası

Bir gün seninle tanıştım. Çok memnun oldum. Her geçen gün daha fazla seviyordum seni. Yerin hep özeldir bende. Ama gitgide alışıyorum senin varlığına. Kırk yıl yaşamışımda sen de hep yanıbaşımdaymışsın gibi. Bu durumdan çok hoşnutum ama. Hep dostum olarak, ne kadar uzağımda olsan da yakınımdaymışsın gibi kalsan. 
Bana hep şarkı yollarsın sen. En güzeli, en kötüsü, bilmediklerim, bildiklerim. Hiç farketmez.Sadece yollarsın. Bense hep yolladıklarını alırım ya da almam, ama hep dinlerim. Sonra sözlerini okurum bi. Hep bi anlam ararım. Artık yapmıyorum ama. Alıştım çünkü sana. Çözdüm seni. Gayet iyi tanıyorum artık.
Bekledim çoğu zaman. Belki sen de sözlere şöyle bi bakarsın da bi anlam verirsin diye. Hiç bir zaman yapmadın. E bundan sonra da yapmazsın zaten, biliyorum. Bi önemi yok seninle benim aramda. Artık yok en azından. Dediğim gibi alıştım sana.
Fenerbahçe'ye gıcık olursun mesela. Bir Beşiktaşlı olarak. Ne alıp veremedeğin var, bak bunu çözemedim hala. Sen de tek anlamadığım, bu kısım değil sadece. Çözdüm evet, gayet iyi de tanıyorum ama bazı şeyleri neden yaptığını pek kestiremiyorum. Zamanımız yeterse anlarım belki. Ama bilmeni isterim ki artık fener mener umurumda değil. 1 kişi için onu umursayabilirim belki ama bazen. Çok az. Beşiktaş bu ara daha gözüme çarpıyor. Gitgide seviyorum. Lig de Bursaspor şampiyon olsun ama :)
Pisboğaz derim sana. Sanki ben farklıymışım gibi. Bi alıp veremedeğim yok seninle. Sevdiğim için takılıyorum işte. Senin bana takılmaların gibi. 'Yoo, ben takılmıyorum. Gayet ciddiyim' dersen bilemem artık. Ama yok, demezsin sen, deme! :)
Bugün hiç önemli bir gün değil. 9 şubat sadece. Bunları yazmamdaki neden hayat. Bir gün eşşek şakası yapmıştın ya hani bana. Belki de ondandır. Korktuğumdandır. Ne zaman ne olacağı hiç belli olmadığı için, içimden bir şey bunları yazmam gerektiğini söyledi bana. Ve senin de okuman gerektiğini. Ve bende yazdım. İyi ki hayatımdasın. 



7.2.11

Bir zamanlar 'Eyşan' dım.

Dün yazmak istediklerimin hiç birini yazmak istemiyorum artık. Unutmadım, yazmak istemiyorum. Düşüncelere daldım yine. Canım sıkıldı biraz ama iyi de geldi. Artık eskisi gibi canımı yakmıyorlar. 'Ezel' i daha rahat izleyebiliyorum artık. Ağlamıyorum mesela.

Eyşan bana eskileri hatırlatmıyor. Ya da eskisi kadar acı vermiyor. Ağlamıyorum o yüzden. Cengiz gibi 'vay bee' ya da 'hadi bee' deyip duruyorum.
'Adamlar bu oyunu iyi oynuyor abi!' diyebiliyorum. 
Bir zamanlar ben de bu kadar iyi oynamamışım gibi.
Neyse geride kaldı o günler.
O günler...
Eyşan gibi olmak.
Anlatılmaz yaşanır derim ama kimsenin yaşamasını, birilerine bu tür şeyleri yaşatmasını da istemem.

Karamsarlığı söküp atmıştım içimden. Ta ki o tekrar bana gelene kadar. Yine de iyi durumum eskisine göre. Bence tabi. En azından artık neyin iyi neyin kötü olduğunu anlıyorum. Kötü olanı seçersem bilerek ve isteyerek seçiyorum. İstediğim zaman 'Eyşan' oluyorum. Ve en güzeli 'birileri' için değil de, 'ben' istediğim için oluyorum.
Ama ben de artık eskisi gibi değilim. Bu yenisi gibi hiç değilim. Bilemiyorum.
Yok yok. Attım ben içimden karamsarlığı. Olumsuz şeyler olmuyor değil. Bunları büyütmüyor da değilim. Hırsıma, öfkeme yenik de düşünüyorum çoğu kez. Ama karamsarlığı attım ben.

Yarın 8 şubat salı. Bana güç veren iç sesin yok oluşu. Her ne kadar yok olsa da, iç ses benim içimde kalacak ve bana güç vermeye devam edecek biliyorum. O yüzden korkmuyorum, ağlamıyorum. 

6.2.11

5.2.11

Düşünme'ye karşı şarkı :)

Not: Ne acı ki bu şarkının adını Düşünme sanıyordum. Öğrenmiş oldum. Zamparanın Ölümü :)








Galiba kendinizi pek enteresan sanıyorsunuz
Büyümeyen adam sendromu bu, ama yaşlanıyorsunuz
Küstah taklidi yapan erkekler familyasından
Milyarlarca zavallı adam midemi kaldıran

Ya siz hala bıkmadınız mı hiç kendinizden ?
Evinden uzak yalnız kovboy triplerinizden ?
Hadi gelin uyuyun koynumda eğer çok isterseniz
Ben uyanmadan giderseniz beni memnun edersiniz

Pardon ama herhalde bizim de bir gururumuz var
Nefret et ama acıma yeter ki istediğin kadar
Halbuki güzel kent masalları vardı aklımda
Mum ışığında anlatacağım kadın ve erkek hakkında

Tanırsınız benim gibileri boş sokaklardan
Çizgilere basmadan yürümeye çalışan insanlardan
Ama dün akşam dedim ki kendi kendime
Düşünme, kim anlamış ki sen anlayasın böyle !

Geldim sevgili arabam düldül yalnızız yine
Patlıycam çok sıkıldım kendimden ben bile
Bir ağustos böceğiydim ben ama kaybolmuş sazım
Eyvah polis amcalar her yerde, galiba yan bastım

Hiç üfletme memur abi, nefesim 95 oktan
Valla patlarız alimallah yanımda kibrit çaksan
Sen sormadan ben söyleyeyim ne ehliyet, ne ruhsat
Ne de sigortam var, sadece bu meymenetsiz surat

Sağolsun memur abi anlayışlı çıktı
Üzüldü halime, hadi git dedi, sakın sürme hızlı
Gözüm kapalı bile giderim ben bu yollarda
Eh bi de yavaş kullanmak ayıp olur içtiğim onca şaraba
Bas gaza !

Düşünme, kim anlamış ki sen anlayasın böyle !

Düşünüyorum, öyleyse varım!

Bazen kafanda bir sürü düşünce olur. Anlamlı, anlamsız herşey. Yorulduğunu hissedersin bir anda. Bu düşünceleri düşünmekten yorulursun. Uykun kaçar, sabahlarsın. Düşüncelerini susturmanın, düşüncelerini düşünmemenin yollarını ararsın. 

Bunun için de çok düşündüm. Yoga mı yapsam diye. Guru Geeta'nın iyi gelebileceğini düşündüm. Ama dayanamayacağımı düşündüm sonra.  Yine başım ağrımaya başladı. Bu sefer hiç bir şeyi düşünmemeyi düşündüm. Sonra dolabımı dağıttım. İçinde ne var ne yok döktüm. Yeniden  yerleştirmeye başladım. İlk başta bu bana 'dolabımı düzenlemek' gibi geldi. Sonradan fark ettim, aslında dolabımı değil de 'düşüncelerimi' düzenliyormuşum.

Çok işe yaradığını söyleyemem. Çünkü onları yeniden yerlerine yerleştirirken tam olarak nerede ne vardı diye düşünmeye başladım.Ya da neyi nereye koysam diye. Yani bu aşamada da düşünme eylemi gerçekleşti. Ama en azından sorunlarımı düşünmediğim için biraz rahattım diyebilirim. Düşünmek istemediğim şeyleri bir valiz yaptım. Daha sonra düşünürüm diye kaldırdım onları. Şu an için önemli olan düşüncelerimi güzelce katlayıp raflara yerleştirdim. Yakın zamanda düşüneceklerimi ise astım bir bir. Unutmak istemediğim ama beni fazlasıyla yoran düşüncelerimi en alt raflara deptim. Evet, bunları güzelce katlayıp koymadım. Deptim. Fazla düşüncelerimi çıkardım ve boş askı kaldı elimde. O askıları güzel şeylerle doldurmaya karar verdim. Kafam çok dolu değil artık. Boş yerler var.

Sanırım artık geceleri rahat uyuyabilirim. Uyuyamazsam da bunun nedenini düşüncelerime bağlamayabilirim. Bir süre bu böyle devam edebilir.

Not: Dolap işini sevmedim. Yorucu. Daha az yorucu bir şey bulmam lazım.









3.2.11

Rizzoli & Isles

Lise son sınıftaydım. Arkadaşım bir gün elinde 'Cerrah' adlı bir kitapla sınıfa geldi. Çok güzel bir kitap olduğunu ve okumam gerektiğini söyledi. Okudum. Devamı geldi. Çırak, Kemik Bahçesi, Kan Gölü, Günahkar, İkiz Bedenler ve son olarak Siliniş. (Diğerlerini okuma fırsatım henüz olmadı. Kan Gölü ve Kemik Bahçesi bu serinin dışında.) Bu kitaplar, doktorluğu bırakıp yazarlığa soyunan -iyi ki- Tess Gerritsen'a aitti. Bağımlısı oldum. Hatta öyle bir bağımlısı oldum ki; yemeden, içmeden, ders çalışmadan sadece kitap okuyordum. 1 ya da 2 ayda sanırım hepsini okudum. Okuma bile demiyordum ben ona. Film izliyormuşum gibiydi. Bir süre böyle devam etti.

Sonra bir gün, sınıfta bu kitapları okumuş 4 arkadaş olarak oturuyorduk. Neden bu yazılanlar bir film olarak karşımıza çıkmıyor diye düşündük. Gerritsen'a mail atmayı bile düşündük hatta. O da olmadı ilerde biz çekeriz belki dedik sonuna kadar inanarak. Çünkü o kadar içine çekmişti bizi bu anlatılanlar.

Gelgelelim işte bu düşlediğimiz şey nihayet gerçekleşiyor. Hem de film değil dizi şeklinde. Bu çok heyecan verici bir durum. Çünkü Rizzoli veya Dr. Isles içimizde, yanımızda gibiydi. Mutluluklarına, üzüntülerine hep ortak olduk. Ve bunu şimdi görsel olarak yine yaşayacağız. Biz bir aileyiz. :) 

Evet. Bu seri, dizi olarak 15 Şubat'ta yayında. Cnbc-e'de. Çoook tavsiye ederim. Büyük bir haz ve tad alacaksınız. Şüphesiz!





2.2.11

Sevemedim ben bugünü. Sevemedim başından.

Şubat ayı anmalarla başladı. Ölümlerle devam etti. Anmalar devam edecek. Kötü bir ay oldu Şubat. Neyseki ara sıra 29 olsa da 28 çekiyor. Daha fazlasını kaldıramayız. Bu bile fazlayken.

Renklerimizi kaybediyoruz yavaş yavaş. Bu  ayda kaybettik daha çok. Barış Manço, Cem Karaca yetmezmiş gibi bir de Defne Joy Foster. O renklerin hepsiydi aslında. Şu an şöyle hissediyorum. Yalın ayak toprağa basmışımda bütün iyi kötü enerjimi toprak almış gibi. Evet, tam olarak böyle.

Evet, soluyor renklerimiz. Bu olacak. Kaçınılmaz. Önemli olan, bizim bu renkleri ve bize hissettirdiklerini unutmamamız. Mümkün olacağını da sanmıyorum zaten.



Bişeyler bişeyler

Bugün çok şey yazasım var. Gereğinden fazla. Alakalı ya da alakasız. 
Hatta hiç durmadan yazasım var. Dünyayı değiştirmek için umudum var. Mümkün olmayacağını bilsem bile. Kafamda binbir türlü şey var. Sorular var aklımda, cevapları olan ya da olmayan. Bilemiyorum.

Değerler hep kaybedilince anlaşılır nedense. Çok geç olur her şey o zaman. İnsan aklı, neden hep böyle çalışır bu tür konularda? Her şey olacağına varırmış. Ki zaten bu kaçınılmaz bir şey. Farkında olup ta sanki hiç öyle bir şey yokmuş gibi davranmak niye? 

Kafam bulanık. Düşüncelerim bulanık. Bugün darmadağınım. 

Alışmış olmam gerekirdi benim. Kederlenmemem gerekirdi tıpkı bilgeler gibi. Aslında kederlenme değil bu. İçimdeki bambaşka bir şey. Tarifi olmayan. Ama üzücü, hem de çok. Deniz havası iyi gelirdi. Canım bir şey yapmak istemiyor. Bugünlük hayat dursun benim için. Hayata devam etmek için erken şimdilik. 





9. sezon

Yeni bir iç ses istemiyordum. Bundan eminim. Bana güç veren ses yoktu artık. Yerine sarı saçlı, zayıf, çirkin bir kız gelmişti. Oysa ben onu istiyordum. Bu durum beni çok üzdü. Ama hastaneler hep böyle değil midir zaten? Birileri gider başkaları gelir. Doktorlarda da bu durum geçerli olabiliyormuş. Onun gitmesini istemezdim. Belki geri gelir. Gelsin..

Deli kızım uyan. Söylenenler yalan.

Hayatımı renklendiren insanlardan biriydi.
Ben onunla tanışmadım. 
Çok isterdim. 
Renklerim soldu birden. 
Sanki tüm neşemi alıp götürmüşler gibiyim şimdi.
Bu kaçınılmaz bişey ama zamansız olunca ister istemez sitemkar olasın geliyor. 
Uyanır uyanmaz öğrendim, tekrar uyumaya çalıştım. 
Rüyadır diye belki. 
Yalan söylüyolardır ya da şakadır ne bileyim. 
Sadece durmadan şu şarkıyı söylüyodum 
'Deli kızım uyan. Söylenenler yalan.' 
Değilmiş meğer... 
Üzgünüm çok.

Barış Manço anısına. 7'den 77'ye saygıyla.

Arka koltuğa oturmak, ıspanak yemek, her bayramda 'bugün bayram' şarkısını, arkadaşına şakayla karışık seslendiğinde 'arkadaşım eşşek' şarkısını söylemek, güzel bi sofra hazırladığında hadi buyurun 'halil ibrahim sofrasına' demek, aşık olduğunda 'kara sevda' dedikleri daha ne olabilirki demek, her pazara gittiğinde 'domates, biber, patlıcan' almak.. vs. 'unutamadık ne olur anla bizi'
 ‎'Adam olacak çocuk'u bulmak, tahtayı karaladığımızda arkadaşımızın 'yaz dostum..'u söylemesi, gülünce güllerin açması, kışın hep aynı şarkıyı söylemek!! 'hava ayaz mı ayaz..' (ben yazın dahi söylerim), elbise giydiğimizde 'aynalı kemer' benzeri kemer takılması, her kara yolu yolculugumuzda 'dağlar dağlar' dan yol vermelerini istemek, yazın ayağımıza 'hal hal' takmak,  hayatımızın tam merkezinde Barış Manço var 'gibi gibi' :D
Kız evi naz evi 'işte hendek, işte deve' , hapşurdugumuzda 'nane limon kabuğu', geceleri her şey sustugunda gelir 'kol düğmeleri'nin birleşme saati, ilkokula gittiğimizde okumayı yeni öğrendiğimizde, oku bakayım 'ayı' :) ama en kötüsü nedir? 'can bedenden çıkmayınca' matematik dersine geç kalması! bu ne kötü bi espri, sanata hakaret! herneyse.. simsiyah gecenin koynundayım yapayalnız...